Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı "Rumeli" idi. Roma imparatorluk halkı ise "Rum"

Reklamlari:



Indir 0.7 Mb.
TitleRumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı "Rumeli" idi. Roma imparatorluk halkı ise "Rum"
Page1/15
Date conversion21.03.2013
Size0.7 Mb.
TypeBelgeleme
Sourcehttp://www.dersindir.net/indir/balkan-savaslari.doc
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   15
RUMELİ KAVRAMI


Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı "Rumeli" idi. Roma imparatorluk halkı ise "Rum" olarak adlandırılıyordu. Rumeli; "Romalıların ülkesi" demekti. Yalnız Türkler değil, Araplar ve İranlılar da, Roma imparatorluğu ülkesi için "Rumeli" adını kullanırlardı.

"Rumeli"nin Rumlarla, Yunanlılarla hiç bir ilgisi yoktur.

İlk zamanlar "Rumeli" adı, yalnız "Batı Roma" için değil, "Doğu Roma" yani Bizans ülkesi için de geçerliydi. Bu sebeple Selçuklular devrinde Bizans ülkesi olarak Anadolu bir "Rum ili" idi. Ama 1071'de Malazgirt Savaşı ile Selçuklular Anadolu'ya yayıldıktan ve hele 230 yıl sonra Söğüt yörelerinde Osmanlıların bir beylik olarak ortaya çıkmalarından sonra buraları Türkleşince, o zamana kadar "Rumeli" olarak anılan bu topraklar da değiştirmiş ve artık "Anadolu" olarak anılmaya başlanmıştır. Bizanslıların "Anatolia" (Doğu) dedikleri topraklar, artık Türklerin "Anadolu"su idi.

1300'lerde "Rumeli", artık sadece Balkanların adıydı. Yüzyıllar sonra Osmanlılar, bütün Balkanlara egemen olduklarında da, aynı adı kullanmaya devam ettiler. Ama ne zaman ki gerilemeye başladılar, o zaman "Rumeli" adı yalnızca elde kalan Osmanlı toprakları için söylenir oldu. İşte 1900'larda "Rumeli", Balkanların orta yerlerindeki Osmanlı toprakları Arnavutluk, Makedonya ve Batı, Doğu Trakya'ları kapsayan küçük bir yerdi.






TÜRKLERİN RUMELİ'YE GEÇİŞİ


Osman Bey'in kurduğu, oğlu Orhan Bey'in Bursa ve Balıkesir yörelerini de alarak genişlettiği Osmanlı Beyliği, Marmara denizinin güney sahillerine ulaşmış, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına dayanmıştı. O sıralarda bu ele avuca sığmaz genç devletin genç askerlerini, suların gerisinde durdurabilecek bir kuvvet de ortada görünmüyordu... Doğu Roma, yani Bizans, yıkıldı yıkılacaktı, ayakta zor duruyordu. Balkanlardaki Bulgarlar, Sırplar, henüz bir güç olmaktan yoksundular.

Sonunda beklenen oldu: Orhan Bey'in büyük oğlu Süleyman Paşa, 1354 yılında iki sala doldurduğu bir avuç akıncısıyla Çanakkale Boğazı'nı bir hamlede atlayarak Bolayır kuzeyinde "Rumeli"ye, yani Balkanlara ayak bastı.

Binlerce kilometre uzaktan, Asya'nın ortalarından gelip Küçük Asya'yı da aştıktan sonra Türkler, şimdi de Balkanlar yoluyla Avrupa'ya ulaşmışlardı. Üç gün sonra yetişen takviyelerle Süleyman Paşa'nın asker sayısı üç bini bulmuş, Gelibolu yarımadası kısa zamanda Türklerin eline geçmişti. Artık Balkanlar, Romalılar ülkesi, yahut o zamanki deyimle "Rumeli" denen bereketli topraklar, Türk atlılarının egemenliğine giriyorlardı. Ve Türkler, o durdurulmaz bir güce erişen Osmanlı Beyliği'nin askerleri, dipten beslenen bir kaynağın dalgaları gibi yüzyıllar sürecek bir yayılmak alanına kavuşmuştu. 1300'lerde Söğüt topraklarında küçük bir beylik olarak ortaya çıkan Osmanlıların, Rumeli'ye, yani Balkanlara geçişi için 50 yıl kafi gelmişti.

Türkler fırsatı iyi değerlendirdiler. Süleyman Paşa'nın avda atıyla beraber düşüp öldüğü 1359 yılına kadar geçen beş yıllık sürede bütün Gelibolu yarımadası, Malkara, Keşan, Çorlu ve Tekirdağ'a kadar Marmara sahilleri ele geçirilmişti. Şimdi Bizans'ın Avrupa ile olan bağlantısı da tehlikeye girmiş, İstanbul Türklerin kuşatması altına düşmüştü.

Dört yıl sonra 1363 'de Edine Türklerin eline geçti. Edirne'nin fethinde bir kaç ay önce, Orhan Bey ölmüş, I. Murat tahta çıkmıştı. Lala Şahin Paşa emrindeki Türk orduları, aynı yıl Filibe ve Zağra üzerine yürümüş, Türkler hızla ve güvenli adımlarla yeni topraklar kazanmaya başlamışlardı. I. Murat 1364'de başkenti Edirne'ye taşıdı; işgal edilen yerlere Anadolu'dan getirilen Türk boyları yerleştirilmeye başlandı. Osmanlı Türkleri bu yemyeşil, bereketli toprakları kendilerine kalıcı yurt edinmişlerdi.


OSMANLI'NIN DURAKLAMASI

Osman Bey'in kurduğu, oğlu Orhan Bey'in Bursa ve Balıkesir yörelerini de alarak genişlettiği Osmanlı Beyliği, Marmara denizinin güney sahillerine ulaşmış, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına dayanmıştı. O sıralarda bu ele avuca sığmaz genç devletin genç askerlerini, suların gerisinde durdurabilecek bir kuvvet de ortada görünmüyordu... Doğu Roma, yani Bizans, yıkıldı yıkılacaktı, ayakta zor duruyordu. Balkanlardaki Bulgarlar, Sırplar, henüz bir güç olmaktan yoksundular.

Sonunda beklenen oldu: Orhan Bey'in büyük oğlu Süleyman Paşa, 1354 yılında iki sala doldurduğu bir avuç akıncısıyla Çanakkale Boğazı'nı bir hamlede atlayarak Bolayır kuzeyinde "Rumeli"ye, yani Balkanlara ayak bastı.

Binlerce kilometre uzaktan, Asya'nın ortalarından gelip Küçük Asya'yı da aştıktan sonra Türkler, şimdi de Balkanlar yoluyla Avrupa'ya ulaşmışlardı. Üç gün sonra yetişen takviyelerle Süleyman Paşa'nın asker sayısı üç bini bulmuş, Gelibolu yarımadası kısa zamanda Türklerin eline geçmişti. Artık Balkanlar, Romalılar ülkesi, yahut o zamanki deyimle "Rumeli" denen bereketli topraklar, Türk atlılarının egemenliğine giriyorlardı. Ve Türkler, o durdurulmaz bir güce erişen Osmanlı Beyliği'nin askerleri, dipten beslenen bir kaynağın dalgaları gibi yüzyıllar sürecek bir yayılmak alanına kavuşmuştu. 1300'lerde Söğüt topraklarında küçük bir beylik olarak ortaya çıkan Osmanlıların, Rumeli'ye, yani Balkanlara geçişi için 50 yıl kafi gelmişti.

Türkler fırsatı iyi değerlendirdiler. Süleyman Paşa'nın avda atıyla beraber düşüp öldüğü 1359 yılına kadar geçen beş yıllık sürede bütün Gelibolu yarımadası, Malkara, Keşan, Çorlu ve Tekirdağ'a kadar Marmara sahilleri ele geçirilmişti. Şimdi Bizans'ın Avrupa ile olan bağlantısı da tehlikeye girmiş, İstanbul Türklerin kuşatması altına düşmüştü.

Dört yıl sonra 1363 'de Edine Türklerin eline geçti. Edirne'nin fethinde bir kaç ay önce, Orhan Bey ölmüş, I. Murat tahta çıkmıştı. Lala Şahin Paşa emrindeki Türk orduları, aynı yıl Filibe ve Zağra üzerine yürümüş, Türkler hızla ve güvenli adımlarla yeni topraklar kazanmaya başlamışlardı. I. Murat 1364'de başkenti Edirne'ye taşıdı; işgal edilen yerlere Anadolu'dan getirilen Türk boyları yerleştirilmeye başlandı. Osmanlı Türkleri bu yemyeşil, bereketli toprakları kendilerine kalıcı yurt edinmişlerdi.





FRANSIZ İHTİLALİ'NİN ETKİSİ

Birlik olan Rusya ve Avusturya'nın 1788'de Osmanlılara saldırması, bu iki ülkeye pek bir kazanç sağlamadı ama, artık Türklerin taarruzu değil savunmayı düşündüğünü bir kez daha ortaya koydu. Bir yıl sonra meydana gelen Fransız İhtilali, sadece Fransa'daki "eski rejim"i yıkmakla kalmadı, başta Osmanlı toprakları olmak üzere bütün dünyada önemli gelişmelere sebep oldu.

Fransız İhtilali'nin en önemli sonuçlarından biri, "millet" ve "milliyet" duygularını gün yüzüne çıkarması oldu. Artık Osmanlı topraklarında yaşayan Sırp, Hırvat, Bulgar, Arnavut, Rum ve Karadağlılar, kendilerini yalnız Katolik veya Ortodoks değil, aynı zamanda ayrı birer millet olarak görmeye başladılar. Bunun doğal sonucu olarak da kendi devletlerini kurmak üzere harekete geçtiler. Böylece Rusya, yalnız Ortodoksların değil, aynı zamanda "Slav" ırkının (Bulgar, Sırp, Hırvat vs.) da koruyucusu rolünü üstlenmeye başladı.

Pek çok ayrı din ve ırktan milletleri kendi yönetimi altında toplayan, Tuna'dan Kızıl Deniz'e, İran'dan Tunus'a kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu için daha da sıkıntılı bir dönem başlamıştı. Osmanlı artık yalnız dıştan değil, içten de tehdit altına giriyordu. Osmanlı'yı sıkıntıya sokacak bölgelerin başında pek çok farklı milleti barındıran Balkan coğrafyası geliyordu. Osmanlı'nın dış düşmanlara karşı sürekli yenilmesi, Balkanların kısa sürede karışmasına sebep oldu. 18. Yüzyıl boyunca önemli mağlubiyetler yaşayan ve toprak kaybeden Osmanlı, 19. Yüzyıla büyük sıkıntılarla giriyordu.

SIRP AYAKLANMASI

19. yüzyılın henüz başında, 1801'de Sırplar ayaklandılar. Sebep olarak, toprak sahibi Sipahilerin zulmü öne sürülse de, bunun bir bağımsızlık hareketi olduğu belliydi. Karlofça Antlaşmasına kadar, Sırpların kaldırması görülmemişti. Avusturya-Osmanlı savaşlarında, bu iki devletin ortak sınırları içinde bulunan Sırplar etkilenmekte gecikmediler.

Güney Slavlarından olan Sırplar, Bizans yönetimi altında uzun yıllar yaşamış, 12. yüzyılın başlarında bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı. 14. yüzyılın ortalarında ise, Sırp Çarı Duşan, bütün Sırpların hayalini kurdukları "Büyük Sırbistan"ı kurmayı başarmıştı. Osmanlıların 1346'da Balkanlara ulaşmalarından az önce Sırbistan, Bizans'ı da tehdit eden güçlü bir Balkan ülkesiydi. Çar Duşan'ın ölümü ile birlikte imparatorluk dağılmaya yüz tutmuş, Osmanlılar bu yıkılışı tamamlamışlardı.

400 yıl sonra işler tersine dönmüştü. Bir yandan Avusturyalılar, diğer yandan bütün Ortodoks Slavların koruyucusu olduğunu iddia eden Ruslar, bağımsızlık için Sırpları kışkırtmaya başlamışlardı. Kara Yorgi'nin liderliğindeki 1801 isyanı, bunun ilk kıvılcımı oldu.

Osmanlılara baş kaldıran Kara Yorgi 1808'de Belgrad'ı ele geçirdi. 1812 Bükreş Antlaşması ile, Osmanlı devleti Sırbistan'a özerklik vermek zorunda kaldı. Bunu yeterli görmeyen Sırplar, yeniden ayaklandılar. Bunun üzerine Osmanlı ordusu, asileri yenerek Belgrad'ı geri aldı. Avusturya ve Rusya'nın araya girmesiyle, Sırpların özerkliği 1829'da kesinlik kazandı.

Sırpların ayaklanması, diğer Balkan milletlerini umutlandırmıştı. 1821 yılının 12 Şubat'ında Rumlar, Mora'da ayaklandılar.

RUM AYAKLANMASI

İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethedilmesinden beri Fener Rum Patriği, bütün Ortodoks (Sırp, Bulgar, Hırvat, Sloven vs.) milletlerinin dini reisliğini yürütüyordu. Bu durum, Rumlara diğer Ortodoks milletler üzerinde küçümsenmeye bir üstünlük sağlıyordu.

Diğer Ortodoks Osmanlı vatandaşları gibi sadece Balkanlarda değil, İstanbul ve Anadolu'nun bir çok yöresinde yaşayan Rumlar, devlet yönetiminde önemli görevler almışlardı ve büyük bir ekonomik gücü ellerinde bulunduruyorlardı. Ticaret yaptıkları için Avrupa ile yakın ilişki içindeydiler. Kendilerini Bizans İmparatorluğunun varisi olarak gören Rumlar, kurtuluş gününe hazırlanıyorlardı.

Rumlar, Sırp isyanından 30 yıl önce ilk ayaklanma provasını yapmışlardı. 1770'de Rus donanmasının Mora açıklarında görünmesi üzerine ayağa kalkmışlar, fakat bir sonuç elde edememişlerdi. Ama artık durum farklıydı; Avusturya ve Rusya başta olmak üzere, Avrupa devletlerinin de desteğini alan Rumlar, bağımsızlık için yürekleniyorlardı.

1814'de Rusya'da üç Yunanlı tüccar tarafından kurulan "Etniki Eterya" adlı gizli ihtilal örgütü, Yunan bağımsızlığı için çalışmaya başlamış ve beklenmeyen bir hızla Yunanistan ve Anadolu'da yayılmıştı. Örgütün ileri gelenleri din adamları ve zenginlerden oluşuyordu. 12 Şubat 1821'de Mora'da silahlar patladı: Yunan ayaklanması başlamıştı.

Etniki Eterya üyesi olan ve başından beri Yunan ayaklanmasının planlayıcılığını yapan Fener Rum Patriği Gregorios, bir Rum'un ihbarı üzerine yakalanarak, arkadaşlarıyla birlikte 22 Nisan 1821'de Patrikhanenin kapısında asıldılar. Bu olay, Hıristiyan dünyasının ayağa kalkmasına neden oldu.

Yeniçeriliği ortadan kaldırmak isteyen, fakat yeni orduyu da henüz kuramayan II. Mahmut, ayaklanmayı bastırmakta güçlük çekiyordu. Yardım istediği Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın Yunanistan'a yolladığı ordu, 4 yıl sonra 1825'de Yunan isyanını bastırdı, Atina da 1827'de geri alındı. Fakat İngiliz, Fransız, Rus gemilerinden kurulu müttefik donanması aynı yıl, 20 Ekim 1827'de ani bir baskınla Mora'nın Navarin limanında Türk-Mısır donanmasını yakınca işler tersine döndü. Böylece Rumlar, 1829'da, Sırpların özerkliklerini kazandıkları yıl, Mora'da bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Balkanlardaki karışıklıklar durulmak bilmiyordu. Yalnız Sırplar ve Rumlar değil, Karadağ'da, Bosna-Hersek'te, Bulgaristan'da huzursuzluk zirveye çıkmıştı. Osmanlı ordusu bir isyanı bastırmadan bir başka yerde isyan çıkıyordu.

DOĞU SORUNU

Karışıklıkları önlemek amacıyla 1839'da ilan edilen "Tanzimat Fermanı" ve 1856 tarihli "Islahat Fermanı", din ve ırk farkı gözetmeksizin bütün vatandaşlar arasında eşitlik sağlamak amacını güdüyorsa da, isyanları durdurmaya yetmedi. İsyanlar, Batılıların deyimiyle "Doğu Sorunu (Şark Meselesi"nun bir parçasıydı.

"Doğu Sorunu", çökmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğunun neden olduğu karışıklıklara, Avrupalıların verdikleri isimdi. Çünkü bu yağmadan pay kapmak, başta Avrupa'nın büyük ülkeleri Rusya, Avusturya, İngiltere, Fransa, Almanya olmak üzere bir çok ülkeyi karşı karşıya getirmekte ve aralarındaki bir savaş güçlükle önlenmekteydi. Özellikle "Şarka doğru" politikası güden Germenlerle, "Sıcak denizlere doğru" politikasına sarılmış Slavların yolları Balkanlarda çatışıyordu. Bu nedenledir ki, Avusturya ile Rusya sürekli karşı karşıya geliyorlardı.

Çar I. Nikola'nın Osmanlı topraklarının paylaşımı ile ilgili önerisi İngiliz hükümetince reddedilince, Rusya, Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan etti. İngilizler ve Fransızlar Osmanlı'nın yanında Rusya'ya karşı savaşa girdiler. 1854-1856 Kırım Savaşı adı ile tarihe geçen bu savaşta Ruslar, İngiliz, Fransız, Osmanlı ordularına yenik düştüler.

Rus Çarı Nikola, savaştan önce İngiliz elçisine şöyle demişti:

"Bakınız, kollarımızın arasında hasta, ağır hasta bir adam var. Bu hasta adam, kollarımız arasında birdenbire ölebilir. Böyle bir durumda şaşkınlığa düşmemek ve bir sürtüşmeye meydan vermemek için şimdiden önlem almakta ve anlaşmakta fayda var; geliniz anlaşalım."

Osmanlı İmparatorluğu için Rus Çarı Nikola'nın kullandığı "Hasta Adam" tabiri, tıpkı "Doğu Sorunu" gibi tarihe geçti.

Kırım savaşından 20 yıl sonra da asıl büyük yıkım geldi: 93 Harbi.

93 HARBİ (OSMANLI-RUS SAVAŞI)

Rusya Kırım savaşının kötü etkilerinden kurtulmak ve değişmez gayesine ulaşmak için 1877 yılında Osmanlılara yeniden savaş ilan etti. Yüzeysel neden, Balkanlardaki esir Slav halkını kurtarmak ve Müslüman zulmü altında inleyen Ortodoks Hıristiyanlara hürriyet vermekti. Avrupa'da ortamı uygun bulan Rus Çarı, Osmanlı yönetimindeki Bosna-Hersek'i Avusturya'ya vererek bu ülkenin tarafsızlığını sağlamıştı.

Savaş, 24 Nisan 1877'de, Rusya ve Romen ordularının Tuna'yı geçerek güneye doğru ilerlemeleri ile başladı ve hızla gelişti. Sırbistan ve Karadağ da, Osmanlılara karşı Rusya'nın yanında yer almışlardı. Gazi Osman Paşa'nın bütün dünyada yankılar uyandıran ve hiç bir yardım almadan 6 ay sürdürdüğü Plevne savunma savaşına rağmen Osmanlı ordusu, yenilgiden kurtulamadı. Sofya ve Edirne'yi işgal eden Ruslar, 11 ay içinde Ayastefanos'a (Yeşilköy) indiler. İstanbul, fethinden 425 yıl sonra, ilk defa böylesine yakın bir tehditle karşı karşıya gelmişti. Ruslar, Doğu'da da Ahmet Muhtar Paşa'nın başarılı savaşlarına rağmen, Kars ve Ardahan'ı alarak, Erzurum'a dayanmışlardı.

AYASTEFANOS ANTLAŞMASI

3 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos Barış Antlaşması, Osmanlı'daki büyük yıkımın belgesiydi. Anlaşmaya göre, Romanya Sırbistan, Karadağ tam bağımsız oluyorlar; ayrıca Karadeniz'den Ege Denizi'ne kadar inen koskoca bir Bulgaristan kuruluyordu. Osmanlılara sözde Bosna-Hersek ve Arnavutluk bırakılıyordu ama, bunlarla bir kara bağlantısı bile yoktu. Avrupa Türkiyesi ikiye bölünmüş, Bulgaristan'ın Ege'ye inmesiyle tuhaf bir coğrafi durum ortaya çıkmıştı. Batıda kalan toprakların, kısa bir zamanda elden çıkması kaçınılmazdı. Osmanlılar, Balkanlardan atılıyordu. Ayrıca Rusya, bir kısım savaş tazminatına karşılık Kars, Batum, Ardahan'ı almıştı.

1669 Karlofça yenilgisinden sonra küçük kayıplarla toprak bütünlüğünü korumuş olan Osmanlı, Ayastefanos Anlaşması ile iyice sarsılıyordu.

Rusya'nın Osmanlı toprakları üzerinde böylesine büyük bir tahakküm kurmasına ve Akdeniz'e inmesine sessiz kalmak istemeyen Avrupa'nın diğer büyük devletleri telaşlanmışlardı. Rusya'nın Osmanlı'ya savaş açmasına Bosna-Hersek karşılığında sessiz kalan Avusturya, tüm Balkanların Slavların kontrolüne girmesine razı olmadı. Üstelik, Bosna Bosna-Hersek de kendisine bırakılmamıştı.

Avrupalı büyük devletler, Rusya'nın Akdeniz'e inmesini engellemek üzere Osmanlıdan yana tavır koymaya başladılar. İngiltere, Akdeniz'in güvenliği açısından son derece stratejik öneme sahip olan Kıbrıs'ı istiyordu. Abdülhamit buna razı oldu ve Kıbrıs, İngiliz himayesine terk edildi.

Avrupalı diğer devletlerin baskısına dayanamayan Rusya, sonunda Ayastefanos Antlaşmasının Berlin'de yeniden görüşülmesine razı oldu.

BERLİN ANTLAŞMASI

Alman Başbakanı Bismark'ın başkanlığında bir ay devam eden toplantılar sonunda, 13 Temmuz 1878'de imzalanan Berlin Antlaşması ile Ayastefanos Anlaşmasının pek çok hükmü, Osmanlıların lehine bir hayli değişikliğe uğradı. Romanya, Sırbistan, Karadağ bağımsızlıklarını korudular, ancak sınırları Ege'ye dayanan Bulgaristan küçük bir prensliğe indirildi. Bulgaristan ile Osmanlı arasında "Doğu Rumeli" adı ile bağımsız bir yönetim kuruldu. Şeklen Osmanlı egemenliğinde görünmekle beraber, Bosna-Hersek de Avusturya'ya devredildi. Ne savaşta, ne barış görüşmelerinde, ne de Ayastefanos Barış Antlaşmasında olmamasına rağmen, Yunanistan'a da yeni topraklar verildi. Girit adası Osmanlılara bırakıldı; ancak, reform yapmak zorunluluğu getirildi. Bu reform, yalnız Giritlilerle ilgili değildi; Balkanlar başta olmak üzere tüm Osmanlı ülkesinde, Ermenilerin de yararlanacakları bazı düzenlemeler söz konusuydu.

Kafkaslarda Batum, Kars ve Ardahan yine Ruslara verilmiş, Osmanlı'nın Rusya'ya yüklü bir savaş tazminatı ödemesi karara bağlanmıştı. Kıbrıs, bazı koşullar sayılmazsa, İngiltere'ye bırakılıyordu.

Ayastefanos'a göre ikiye bölünen Balkanlardaki Osmanlı toprakları, Berlin Anlaşmasıyla birleştirilmişti. Berlin Antlaşması'na göre Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlardaki toprağının ve nüfusunun beşte ikisini kaybetmişti.

Berlin Antlaşması, Ruslar ve özellikle zahmetsizce "Büyük Bulgaristan"ı kuruveren Bulgarlar için büyük hayal kırıklığı yaratmıştı. Diğer Balkan milletleri de memnun değildiler. Berlin Anlaşması da bölgeye barış getirmedi. Osmanlının çekilmek zorunda kaldığı Balkanlarda yaşayan milletler, kendi aralarında sürtüşmelere başlamışlardı. Bu durum, 1878 tarihli Berlin Antlaşmasından 1912 Balkan Savaşına kadar 35 yıl sürdü.

BERLİN ANTLAŞMASI'NDAN SONRA

Barışı sağlamak amacını güden Berlin Antlaşması, barış değil, savaş belgesi olmuştu. Avrupalı büyük devletlerin hazırladığı Doğu Sorunu'na, Berlin anlaşmasından sonra yeni devletler dahil olmuştu. Onlar da Osmanlı mirasından pay istiyorlardı. Bağımsızlığına kavuşan Balkan devletlerinin sınırlarını genişletmeleri, Doğu Sorunu'nun mimarlarını da sıkıntıya sokuyordu.

1881'de Romanya Prensi Karol, bir yıl sonra da Sırbistan Prensi Milan krallıklarını ilan ettiler. Bulgar Prensi Aleksandr da kendi krallığına hazırlanıyordu. Bunun için de ilkin, Güney Bulgaristan olarak tanımladığı "Doğu Rumeli" ile bütünleşmesi gerekliydi. Berlin Antlaşması gereğince bir Hıristiyan vali yönetiminde Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı olan Doğu Rumeli, zaten ne zamandır Bulgar komitecilerinin cirit attıkları bir bölge görünümündeydi. Bir kaç yıl sonra, 13 Eylül 1885'de Doğu Rumeli ayaklandı. Filibe'de kansız bir darbe ile yönetimi ele alan ve yabancı valiyi kovan Bulgarlar, ülkenin Bulgaristan Prensliğine bağlandığını ilan ettiler.

Bu oldu-bitti karşısında, dengelerin Bulgaristan lehine bozulmasını istemeyen diğer Balkan devletleri harekete geçtiler. Sırp Kralı Milan, Bulgarların topraklarına kattıkları Doğu Rumeli'de bazı yerlerin Sırbistan'a ait olması gerektiğini ileri sürerek 14 Kasım 1885'de Bulgaristan'a savaş açtı. Bulgarlara yenilen Sırp Kralı Milan, 4 ay sonra imzalanan Bükreş Antlaşmasıyla yeni durumu kabullenmek zorunda kaldı. Balkan devletleri, artık kendi aralarında toprak kavgalarına başlamışlardı. Yunanistan da ayaktaydı. Seferberlik hazırlığı yapan Yunanistan, Berlin görüşmeleri sırasında alamadığı Yanya'nın kendisine verilmesini istiyordu. Bulgar oldu-bittisini sineye çeken Abdülhamit, bu sefer kesin tavır almış ve Ahmet Eyüp Paşa komutasında Türk ordusu Yunan hududuna yanaşmaya başlamıştı. Yeni bir savaş ihtimalini göz önünde bulunduran Avrupa'nın büyük devletleri, Osmanlı'dan yana tavır koyunca, Yunanistan elindekiyle yetinmek zorunda kaldı.

Fransızlar, Berlin Antlaşmasından 3 yıl sonra 1881'de, bir Osmanlı eyaleti olan Tunus'u işgal ettiler. Bundan 1 yıl sonra 1882'de İngilizler, Mısır'a çıktılar. Kıbrıs daha önce zaten elden çıkmıştı. Afrika'daki Osmanlı egemenliği, Libya dışında tarihe karışıyordu. Girit'te de ayaklanma hazırlıkları yapılıyordu.

Girit, 19. yüzyıl biterken, 1896'da yeniden ayaklandı. Osmanlılar ayaklanmayı bastırmaya çalışırken, Girit'e asker çıkaran Yunanlılar, adanın bağımsızlığını ilan ettiler. Bir Osmanlı - Yunan savaşını önlemek için araya giren Avrupalı büyükler, baskı yaparak Girit'in özerkliğini sağladılar. Yunanistan Girit'in bağımsızlığını istiyordu.

Osmanlı-Yunan savaşı böyle bir ortamda başladı. 1897 Nisanında Yunan ordusu Osmanlı topraklarına girdi. Ethem Paşa komutasındaki ordu, Teselya'daki; Ahmet Hıfzı Paşa komutasındaki ordu da Epir'deki Yunan kuvvetlerini ezerek Atina'ya doğru yürümeye başladı. Avrupalıların araya girmesiyle ateşkes ilan edildi. Bir ay süren savaş, 20 Mayıs 1897'de bitmişti

HAÇLI SEFERLERİ

Türklerin Rumeli'ye yerleşmeye başlamaları üzerine bir yandan Bizans, öte yandan Rumeli'deki bütün milletler ayağa kalkmışlardı: Hıristiyanlık, Müslüman tehdidi altındaydı. Türklerin istilası durdurulmalı, Avrupa ve Bizans kurtarılmalıydı. Papa 5. Urbanus girişimi ele aldı. Macar Kralı Layoş komutasındaki Macar, Sırp, Bulgar, Eflak, Bosna orduları Türkler üzerine yürüdüler. Bu, Türklere karşı düzenlenen ilk "Haçlı Seferi"ydi.

Fakat Edirne yöresindeki Sırp Sındığ'nda, 1364'de Hacı İlbey'in on bin kişilik öncü birliği, asıl ordusunun yetişmesine vakit bırakmadan bir baskınlı yüz binlik Haçlı ordusunu kılıçtan geçirdi. Sonraki üç yılda Bulgarlar Türk egemenliğine boyun eğdi. Sırp Sındığı savaşından yedi yıl sonra, 1371'de Sırp Kralı Vukaş'ın düzenlediği 2. Haçlı ordusu da, yine Edirne yöresinde (Çimen'de) I. Murat tarafından ağır bir yenilgiye uğratıldı. Türkler artık Adriyatik Denizi'ne ulaşmışlardı. Kısa bir süre sonra da Sofya, 1382'de Türklerin eline geçti.

"Rumeli"nin kaderini belirleyen Kosova Savaşı, 1389'da, yani Türklerin Rumeli topraklarına çıktıkları 1354 yılından 35 yıl sonra gerçekleşti. 3. Haçlı ordusu, Kosova'da, kendisinden daha az kuvvetteki I. Murat ordusuna yenildi. I. Murat, savaş alanını gezerken yaralı bir Sırp askeri tarafından öldürülmüştü ama, Rumeli'de 500 yıl sürecek Türk egemenliğinin temeli de atılmıştı.

Kısa süre sonra Türkler, Tuna'ya ulaştılar. I. Murat'ın yerine tahta geçen Yıldırım Bayezit, 1391'de Tuna'yı geçerek Eflak (Romanya) topraklarına girdi.

Türklerin Rumeli'ndeki bu hızlı ilerleyişini durdurmak amacıyla, Papa 4. Bonifacius'un girişimleri sonucunda, İngiliz, Fransız ve Almanlar başta olmak üzere hemen bütün Avrupa ülkelerinden gönüllülerinin oluşturduğu büyük bir Haçlı Ordusu kuruldu. Macar Kralı Sigismund komutasındaki 4. Haçlı Ordusu, 25 Eylül 1386'da Niğbolu'da Yıldırım Bayezit'in komuta ettiği Osmanlı ordusu tarafından imha edildi.

Yıldırım Bayezit'in Ankara Savaşı'nda Timur'a yenilmesiyle bir ara Rumeli'de duraklayan Türk ilerlemesi, Sultan I. Mehmet'in tahta çıkmasından sonra yeniden hız kazandı. Türk akıncıları Macaristan ovalarına ulaşmışlardı.

Avrupalılar yeni bir haçlı ordusu kurdular. Sultan II. Murat, Macar Kralı Yanos komutasındaki 5. Haçlı Ordusu'nu, 1444'de Varna'da kılıçtan geçirdi. Dört yıl sonra yine Yanos komutasındaki 6. Haçlı Ordusu da aynı akıbeti yaşadı. Sultan II. Murat, tıpkı atası I. Murat gibi, yine Kosova'da, 59 yıl sonra 1448'de büyük bir zafer daha kazanmıştı.

Beş yıl sonra, 1453'te Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u ele geçirmesiyle birlikte, "Rumeli"nin fethi tamamlanmış oldu.

1364'de Sırp Sındığı ile başlayan ve 1451'de 2. Kosova Meydan Savaşı ile biten altı Haçlı Seferi sonunda Türkler, tüm Balkanları ellerine geçirdiler. 1354'de Bolayır'a ayak basan Türklerin, bütün Balkanları ele geçirmeleri için bir asır yetmişti.

Türk yayılması bundan sonra da devam etti. 1460'da Mora, hemen ardından Bosna ve Hersek Osmanlı topraklarına katıldı. 15 yıl sonra, Arnavutluk ve Balkanların ötesindeki topraklar, Boğdan ve Kırım Hanlığı da Fatih Sultan Mehmet'e boyun eğdi. Belgrad, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1521'de ele geçirildi. Artık "Avrupa'nın fethi" başlamıştı. 5 yıl sonra 1526'da Kanuni'nin orduları, Mohaç'ta Macar ordularını imha etti. Budapeşte teslim olmuş, Orta Avrupa kapıları açılmıştı. Avrupalılar artık kendi canlarının derdine düşmüşlerdi. Artık gayeleri, Türkleri Balkanlardan atmak değil, Roma ve Viyana başta olmak üzere, diğer memleketleri savunabilmekti.

MAKEDONYA ÜSTÜNE HESAPLAR

20. yüzyılın başında Osmanlı'nın elinde kalan Batı Rumeli, 3 bölge ve 6 vilayetten oluşuyordu. Arnavutluk Bölgesi, İşkodra ve Yanya vilayetlerinden, Trakya (Batı ve Doğu) Bölgesi, Edirne vilayetinden, Makedonya Bölgesi ise Selanik, Manastır ve Kosova vilayetinden oluşuyordu.

Arnavutluk'da daha çok Arnavutlar, Trakya'da da daha çok Türkler yaşarken, Makedonya'da Türkler ve Arnavutlardan başka, Rum, Bulgar, Sırp, Karadağ, Ulah (Romen) gibi değişik ırk ve dinlere mensup halklar iç içe yaşıyordu. Makedonya bölgesindeki tüm milletler, bölgenin kendilerine ait olduğunu ileri sürüyorlardı.

Yunanistan, Büyük İskender ve Bizanstan beri Makedonya'nın Rum olduğunu iddia ederken; Bulgarlar, 9. yüzyılda bile buraların Bulgar krallığının yurdu olduğunu savunuyorlar, Berlin'de bozulan Ayastefanos'a göre Makedonya bölgesinin Bulgaristan'a verildiğini söylüyorlardı. Ege sahillerine inmek, Bulgarlar için vazgeçilmez bir hedefti. Bulgar Kilisesi yayınladığı bildiride "Bizim geleceğimiz Makedonya'dadır. Makedonyasız Bulgar devleti, Balkanlar içinde gayesiz ve önemsiz kalacaktır. Selanik, Bulgar Devletinin giriş kapısı olmalıdır." diyorlardı.

14. yüzyılda Kral Duşan zamanında Makedonya topraklarının kendi mülkleri olduğunu savunan Sırplar da, Makedonya'yı kendi mülkleri olarak ilan ediyor, Selanik'i de ülke sınırları içine katma gayesini güdüyorlardı.

Ulahlar (Romenler) da kavganın içindeydiler. Romanya'da yerleşen ve Slav olmayan Ulahlar, Ortodoks dinine mensuptular. Bir kolları Roma İmparatorluğu zamanında Romanya'dan Makedonya'ya inmiş ve oraya yerleşmişlerdi. Romanya'nın yakın desteğindeki Ulahlar da Makedonya'da yeni topraklar istiyorlardı.

Bütün Balkan milletleri, Makedonya topraklarında hak iddia ediyorlardı.





BULGARİSTAN'IN FAALİYETLERİ

1890'da Berlin Antlaşmasından iki yıl sonra Bulgarlar, Sofya'da bir "Makedonya Komitesi" kurmakla girişimlerine hız verdiler. Üç yıl geçmeden 1893'de Osmanlı toprağı olan Selanik'te gizli bir başka Bulgar "Makedonya Komitesi" boy gösterdi. Her iki komite kısa zamanda Makedonya'nın bir çok il ve ilçesinde örgütlendiler, silahlı çeteler oluşturdular.

Bulgarların bu faaliyetleri, özellikle Sırp ve Rumları harekete geçirdi. Onlar da hızla örgütlenmeye ve silahlanmaya başladılar. Arnavutlar da ayaklanmıştı. Çatışmalar gittikçe büyümekte, anarşi ve terör yayılma tehlikesi göstermekteydi. Çeteler, kendi milletleri haricindeki halkı yıldırıp kaçırmaya, kendi nüfus yoğunluklarını arttırmaya çalışıyorlardı.

Terör olaylarında Bulgarların üstün olduğu görülüyordu. Bulgarlar 10 yıl kadar önce, 1870'de kendi bağımsız kiliselerini kurmakla bu yönde önemli bir adım atmışlardı. O tarihe kadar Müslümanlar dışındaki tüm Hıristiyanlar, din yönünden İstanbul Fener'deki Rum Ortodoks Patrikliği'ne bağlıydı. Çünkü Fatih Sultan Mehmet zamanından beri Türklere göre, Müslümanların dışındaki herkes Rum (Romalı) idi ve Rumların dini merkezi de Rum Patrikliği idi. Halbuki her gün biraz daha genişleyen Osmanlı ülkesinde Ortodokslardan başka Katolik, Protestan, Musevi, değişik dinler ve değişik mezhepler vardı.

Zaman, yavaş yavaş bu din ve mezhep ayrılıklarını meydana çıkarmış ve özellikle milliyetçilik duygularının kuvvet kazanmasından sonra milletler, din ve mezhebi aynı da olsa, her millet kendine ati bağımsız bir kiliseye sahip olmak arzusuna kapılmıştı. Gün geçtikçe Sırp, Bulgar, Hırvat ve başka Ortodokslarla Rum Ortodoksları arasında bir kilise çekişmesi ortaya çıkmıştı

KİLİSELER SAVAŞI

Balkanlarda Rum isyanı ve 1829'da bağımsız Yunanistan'ın kurulması, Osmanlı yönetimini Rumlara karşı bazı önlemler almaya zorladı. İlk akla gelen de Fener Patrikhanesinin etkisini azaltmak oldu. Ne zamandır bağımsız kilisesini kurmak için büyük bir uğraş veren Bulgarlara bu hakkı vermek en kestirme yoldu. Bu, hem Rumların diğer milletler üzerindeki din gibi zamanın en güçlü silahını elinden alaca, hem de bir Bulgar-Rum çekişmesi Balkarlarda sıkışan Osmanlı yönetimine biraz nefes almak fırsatı verecekti. Merkezi İstanbul'da olan bağımsız Bulgar kilisesi (Ekzarhlığı) 1870'de resmen kuruldu.

Artık, "Megalo İdea" ile "Büyük Bulgaristan" karşı karşıya idi; "Helenizm" ile "Panislavizm" büyük bir mücadeleye girişmişlerdi. Çok geçmeden bu stratejik savaşa Sırplar da katıldı. Sırp Kralı Aleksandr, 1894'de İstanbul'u ziyareti sırasında Abdülhamit'ten, Makedonya'nın Üsküp vilayetinde bir Sırp Piskoposluğu açma iznini aldı. Şimdi Makedonya'da müftülüklerin yanında üç de kilise vardı.

Babıali, kiliseler savaşını başlatmıştı.

VAROLMA MÜCADELESİ

Balkan milletleri arasında, din, dil, ırk, kültür ve mezhep kavgaları etrafında gelişen tam bir "Varolma Savaşı" yaşanıyordu. Bu savaşta her millet özellikle şu üç elemandan yararlanmaktaydı: Papazlar, öğretmenler, çeteler... Sırplar da Rum Metropolitlerini kovarak bağımsız kiliselerini kurmuşlardı. Şimdi özellikle Bulgarlar, Sırplar ve Rumlar Makedonya'da okul, kilise ve çete savaşı ile kendilerini kanıtlamaya, bu toprakların asıl sahibinin kendileri olduğunu diğerlerine kabul ettirmeye çalışıyorlardı.

Balkan milletleri arasındaki bu mücadele sürüp giderken, Osmanlı yönetimi de, jandarması ve ordusuyla kavgayı önlemeye çalışıyor, düzeni ve sınırları korumak için didinip duruyordu. Köylü ve kentli Türk halkı, kendi askerine ve jandarmasına sığınmıştı.

20. yüzyıl başladığında "Doğu Sorunu" yine baş ağrıtmakta ve Balkanlar, Avrupalıların bütün dikkatini üzerinde toplamaktaydı. Terör, yağma, öldürme olayları gittikçe tehlikeli bir hal alıyordu. İngiltere ve Rusya, Babıali'yi yeni reformlar için sıkıştırıyorlardı.

II. Abdülhamit ise Berlin Antlaşmasıyla kabullendiği reformları olabildiğince geciktirmeye çalışıyor ve bu arada Rum'u, Bulgar'ı, Sırp'ı birbirine kırdırmak suretiyle Makedonya'yı koruma politikası güdüyordu.

Abdülhamit anılarında "Balkan hayduduna vurmak üzere her elimizi kaldırdığımızda, Rusya'yı, yahut İngiltere'yi karşımızda bulduk. Zaten İngiltere ile Rusya, evimizi harap eden iki fareye benziyorlar. Eskiden Fransa, bu iki iğrenç kemiriciye karşı istediğimiz zaman çıkarabileceğimiz güvenli bir savunucumuzdu. Fakat Fransa her gün biraz daha fazla bizden ayrılmaktadır. Allah'a şükür bunu gidermek için Almanya ile dostluk kurmuş bulunuyoruz. Bu namuslu müttefikimiz, herkesi hizada tutmasını bilecektir." demekteydi.

Abdülhamit'in disiplinli ve yeteneği ile tanınmış Hüseyin Hilmi Paşa'yı, olağanüstü yetkilerle Makedonya'ya genel müfettiş olarak ataması da bir çözüm getirmemişti.

  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   15

Add document to your blog or website
Reklamlari:

Similar:

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" iconRoma İmparatorluğu’nun İS 395’te Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasıyla ortaya çıktı. Başkenti Roma olan Batı Roma İmparatorluğu yüzyılda Germen

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" iconRumeli Hisarı’nın bulunduğu tepenin, Fetih’ten çok sonraki adı Nafi Baba Tepesi’dir. Tepenin çevresi, 1452 yılında Rumeli Hisarı’nın inşası sırasında

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" iconRoma İmparatorluğu

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" iconKutsal Roma-Germen İmparatorluğu

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" iconDoğu Roma (Bizans) İmparatorluğu

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" iconRoma'nin tarihi genis

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" icon02/05/2012 roma roma ticaret müŞAVİRLİĞİ

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" iconRoma ticaret müŞAVİRLİĞİ 29/12/2010 roma

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" icon25/03/2013 roma roma ticaret müŞAVİRLİĞİ

Rumeli, önceleri, geniş bir bölgenin adıydı. Roma İmparatorluğu devrinde tüm Balkanların eski Türklerdeki adı \"Rumeli\" idi. Roma imparatorluk halkı ise \"Rum\" iconKutsal roma-germen imparatorluğu -büyük larousse sözlük ve ansiklobedisi bilgileri milliyet yayınları

Sitenizde bu düğmeye yerleştirin:
Belgeleme


The database is protected by copyright ©trdocs.org 2012
mesaj göndermek
Belgeleme
Main page