Türkçe Olimpiyatları Şiirler

Reklamlari:



Indir 326.77 Kb.
TitleTürkçe Olimpiyatları Şiirler
Page1/5
Date conversion16.03.2013
Size326.77 Kb.
TypeBelgeleme
Sourcehttp://turkishlanguage.conceptschools.org/wp-content/uploads/2012/06/recommended-poems.doc
  1   2   3   4   5

Türkçe Olimpiyatları - Şiirler



Kalır - Mustafa SARI


Mevsimler söylese de yılların geçtiğini,
Zaman sıdkına şahit; müstakim sözün kalır.

Gün batar, güneş doğar beka iklimlerine.
Kandilli gecelerden, nazla niyazın kalır.

Bir tatlı hatırayı, her an yaşatır gibi,
Gümüşten kubbelerde billur avazın kalır.

Mekân elinde cüce, sınırsız şefkatinin.
Ayrılsan ne çıkar; üstümde gözün kalır.

Gözyaşı bengi suyu, karanlık gecelerde;
Peygamber mirasından mü’mine hüzün kalır.

Zamanı eskitiyor, tükenmez merhametin;
Sonsuzluk aynasında tertemiz yüzün kalır.

Dünya ateşten gömlek, tövbe rahmet suyudur.
Kansak da çok şükür; uhrevi izin kalır.

Altında erir buzlar, sımsıcak bakışının.
Ebet bahçelerinde baharın, yazın kalır.

Tohumdan Toprağa ve Daha Öteye - Mehmet DOĞAN


Bir tohum yarılır bir ince tohum
Sularla yumuşar şişer dağılır kabuk
Ruh bir filizi giyinir aşar toprağı
Sonsuz bir hayat bulur toprak ötesi
Kabuklardan kurtulmuş otlardan
Ağaçlara kadar yükselen büyüyen
İlkbahar yaz rüyalarından geçerek
Sonbahar uyanışlarına kadar giden
Bir dönme dolaptır hayat
Kış ırmaklarında yıkana yıkana
Ölümsüz bahar ve yazlara gelin olmak
Damatlıklar giymek yıldız flaşlarında
Birer düğün şölenidir mevsimler
Mavera arşivlerince saklanan
Nikah ve düğün salonları mıdır
Yeryüzü sahnelerinde kurulan
Madenler bitkiler hayvanlar
Altın dekorları mıdır insanlığın
Durmadan yarılır tohumlar durmadan
Bir ölüm ve doğumdur her yarılış
Bir ölümler örgüsüdür hayat bitmeyen
Nefes desenleriyle soluk soluğa
Ve ses renkleriyle boyanıp duran
Biter örgüler ve sergiler başlar
Mezar mevsimlerinde hele de
Sonbahar kış sahneleriyle
Ölüm defileleri midir o sergiler
Maveralarda sonsuzca giyilmek için
Cennet-Cehennem gardıroplarında
Asılı hayatlar mıdır bütün ölümler
Bu zengin dekorda rolüm ne benim
Okudum öğrendim emrine uyarak
Kullanmak için verildi ruh ve bedenim
Kullanmak bir tohum gibi kullanmak
Yaşlanmak gibi bir şey değil yaşamak
“Kullanmak” yalnızca “kullanmak”tır
Nefsin cismin emrinden arınarak
Yarılmak kalbin ve ruhun ortasında
Ve ben kul oldum ben kul oldum
Ben kul oldum diye naralar atarak
Düğün gecelerinde uçmağa varmak

Ümmü’l-Kitap - Seyit Nurfethi ERKAL


geçenlerin duyurduklarını,
gelenlerin vaat ettikleriyle
sana söyleyeceğim,
söyleyeceğim
can gırtlaktayken ne söylenmesi gerekirse,
bir hırıltıyla değil
ölüm iyiliğinin durulan nefesiyle,
söylenmesi gereken neyse
ve senin için ne gerekirse;
‘kapının ardında bekleşenler,
ne duymak hevesinde’
söyleyeceğim

ekilen nasıl biçilir,
kim kalır Bahçıvan eleğinde,
kim elenir taşlarla
ve dökülür gayzından çatlayacak olanın dibine,
söyleyeceğim
gün bittiğinde gecenin de elbet biteceğini
ve yeniden
yeni bir gün elbet geleceğini,
sana söyleyeceğim
ayın yarılıp, saatin çoktan geldiğini

bin kıştan beri bahar bekleyenleri
henüz anılan bir şey değilken
kim çıkardıysa yerin yüzüne
tekrar çıkarıp yayacak olanın

ancak O olduğunu,
sana söyleyeceğim
o gün, kimlerin memnun
kimlerin mahzun olduğunu
söyleyeceğim
bugün ekilen insan için,
en büyük haberin ancak bu olduğunu

güneş bir mızrak boyu,
tenler çırpınırken terinde;
insan nasıl da arar
uçuşan defterlerin yönünü bilmek için göğü tarayan gözleriyle
bakar ufka ve bakar ufku tutan köprünün enine
nasıl basacak bir yer, tutacak bir ip bulamaz
nasıl da titrer
akıbet denilen bilinmez endişesiyle
sana söyleyeceğim
o gün kimler
bir yanda serinler
ve bir yandan öpüşür
havuz sahibinin kaseleriyle

ve sana söyleyeceğim
bana şiir,
bana esatür evvelin,
bana çöl kanunu,
yetimin sözleri diyen
kuzey ashabının hâllerini


Gecenin Gündüzün Sonsuz Şarkısı - Mustafa OĞUZ


Senin isminle yankılandı ses ilkin cennette.
Âdem senin adınla sığındı Rabb’ine.
Burak aşkınla kavuşturdu günü bir diğer güne.
Havva senin umudunla çıktı çölden.
Seni muştulayarak ayrıldı İsa yeryüzünden.
Ve Âmine senin nurunla aydınlattı
Kalbini,
Arzı,
Geceyi ve gündüzü.

Şimdi sözcüklerimize sığar mı nurun?
Çağırsam gelir misin kırık kalbimize?
Soframıza senin adına kaşıklar koyan,
Odasına senin için seccadeler seren,
Rüyâsına seni çağıran,
Mısralarında seni arayan,
Kavuşur mu dileğine Efendim.

Ses kesilince,
Uyuyunca gece,
Uyuyunca kuş börtü böcek,
İnsanın kalbi uyanık kalırmış Efendim.
Kulak verirmiş
İnsanlık ağacının uğultusuna.
İnleyişine,Sevincine,
Kahrına,Ve hikâyesine.
Damla damla düşermiş her birinden bir kelime
Şairlerin dizesine…

Senin soluğun, nurun, nefesin,
Sonsuz bir şarkı olarak çıkıyor gecede, gündüzde.
Bu nefesle büyüyor beşikte çocuklarımız,
Bu nefesle dilleniyor dudakta dileklerimiz.

İnsanlığın düştüğü kızgın çölün,
Ateşine düşür kalbimi Efendim.
Aşkınla erit aşk koyağında bedenimi.
Sonra
Geceye serilen seccadelerle,
Sofradaki kaşık yalnızlığıyla geleyim sana.
Atıp içimdeki fücuratı ırmaklara,
Arındırayım seninle kendimi.

Sözün, aşkın, nurun, kainâtın sultanı,
İnsanlık şiirinin kafiyesi
Efendim.

Yağmur Musikisi - Fethullah GÜLEN


Ötelerin gülücükleri gibi damlalar,
Dolaşır, ayrı düştüğü deryaları arar.

Ses verir ud telleri gibi ince ince,
Yerin solukları duyulur yağmur deyince..

Bir şiiri meşk ediyor gibi fasıl fasıl,
Süzülür beyaz kelebekler gibi muttasıl..

Hep bir mûsıkî ritmiyle kulaklarda çağlar,
Sanırsın gökler coşmuş da çemenlere ağlar.

Her damla veda eder semâvî hayatına
Ve döner ummanlarla coşan kâinatına.

Toz-toprak lâl kesilir ve durup onu dinler;
Sarı, yeşil, pembe çiçekleriyle bahçeler,

Yağmur mûsıkîyle dirilir birer birer,
Her damlayla yere sanki bir melek gibi iner..

Gözlere gelip çarpan nakış nakış damlalar,
Bu sihirli armonide tüllenir verâlar.

Gökler güler ve tebessümler yağar her yana,
Duyar bu semâvî şiiri herkes kana kana..


Ve yükselir bazen dağlar cesametinde buhar,
Yerde yeşili, maviyi, turuncuyu arar..

Her zaman hususî bir lezzetle iner yağmur,
Cennet kokularıyla duyulur buhur buhur.

Siner her yana ruhları saran bir râyiha,
Toprak hayatla tüter, çiçekler kalkar şaha...

Erer bir tatlı rahata bütünüyle varlık,
Ve görülür ötelere açılan aralık...

Eylül Kuşatması - Yahya AKENGİN


Ben hatırlarım hep, hatırlamalı insan
Renklerin ilk rengini, rüzgârların ilk uğultusunu
Daima bir tutam eylül çıkar geçmiş zamanlardan
Sarışın bir hüzünle gülümser eylüllerin sonu

Dalıp aynalarda saçların kırlarına ve anlar
İnsan neler derlediğini ömrün yollarından
Şu telinde bir sevda baharının şavkı var
Şu çizgide bir eski yaz gecesi uzar

Girip delice tutkularla kol kola
Yürüse de isyan vâdilerinde günahlarla
Yine de susturulmuş bir yanı vardır kalbin
Bahtımız okunur çehresinde bütün eylüllerin

Bazen bir hazinedir cevapsız sorulardaki sırlar
Dağ sularının duru yüzündeki yalnızlık
Kır çiçeklerine ne söylerse içimde o var
Unutma şairliğim, biz hep eylüllerde kucaklaştık

Düşsün, düşen yaprak solsun solan çiçek
İnletsin ıssız yöreleri bir yetim gibi sam yeli
Vedalaştığımız her şey yine bize dönecek
Bunları hatırlatır sonbaharın şefkatli eli

Ben hatırlarım hep, hatırlamalı insan
Yardan ayrılışların yürekte yeşerttiği duaları
Öyle başladığını ölümsüz efsanelerin
İliklere kadar işler hatırası mevsimlerin
Lâkin eylüllerinki biraz daha derin

Sende Çok Olmak - Ayşe KAYA


Gönül bir bahçedir girmek için öz gerek,
Dalındaki gülleri dermek için göz gerek.
Yol uzar, uzar gider ufuklar çözülürse
Akşamdan sabahlara doğmak için köz gerek.

Zerreciğin ardında kaynayan nice pınar;
İner, çıkar dağılır deryaya kavuşurlar.
Kıyı yalnızlığında deli akıyor sular
Varmak için karşıya köprülerden söz gerek.

Senden bana, onlara; benden bana durmadan
Geçsin elden bir ele gül kokulu buhurdan
Seher yeli süzülsün açılan her kapıdan
“Canda can olmak için candan cana gez” gerek

Çiçek yoksa bağında arı petek öremez.
Perden inikse eğer gün nurunu seremez.
Yumma kirpiklerini bakan için göremez
Sende çok olmak için bende benlik az gerek.

Deprem - Ahmet ERSÖZ

Çiçek borçlandın bana çiçek
Pusatsız yalnızlığını taşıyorsun bana
Hangi sahillerde avlanır duyguların
Peygamber ikliminden uzaklarda
Acının fizik ötesi rengi
Sevda aşılanmış iklimlerde
Geceme yağmur döndüren
Yangına güller eken Urfa’da
Güneşinden bir yankıdır meşalem
Bir kıvılcım narın
Düşümde yıllanmış soğuktu gördüklerim

Gece, kar ve ay
Bin yağmadan kurtuldum tutunarak camiye
Işık mermere yansımıştı ansızın
Bir fırtına çığlığımız
Günlüğümüz doldu savaşla
Kaynar helezonlarında umut
Pembe fırtınalardan ağarmıyor tan
Ateşte yanmak mı cihad
Kor yangın dua
Beklerim her gün yağmur demetlerini kapıda
Ürperirim bölünmesinden sevdamın
Sevinci eğerek içime yaşadım
Sonbahar hep bana yar.
Su halkalarında çizilir portren
İçinin gizli gizemleri mi çözülen
İnsan yeryüzü ve deniz
Ey ırmak eksilen göllerimi doldur
Ey şehir kuruyan çiçeklerime can ol
Doğan güne koşuşanlar buruk ve mahzun
Buruk ve mahzun analar
Bahar çeşmelerimize ne oldu
Ne oldu göçmen kuşlarımıza
Neyin sesi bu yıkıntıları şehrin
Kime gülün öfkesi
Bir yankı bu surun beyazlığından
Donanınca melekler secdelere
Ve serinler akşam dudaklarında
Hasretini urganlamak Dicle’nin
Seferberlik artık doğudan batıya
Rahmetin narıyla kabaran toprak

Ses getirdi ikindiler ülkeme
Bir kristal aydınlığında gecelemek
Şiirle yankılanmak yarına
Alev yalımı kelimelerle irkilmek
Volkanlara yürek sunmak kolay mı
Çağırdı şehirler buruk sensizliğe depremi
Yıldızlar mı düştü o gece yeryüzüne
Bir ısrarla yüz yüzeyiz sensizlik depremiyle
Eller acıyla bandı
Işıklarınla yaşıyorduk oysa
Geri ver zeytin dağından mor hüzünleri
Göğe çekilmemeli İstanbul
Batmamalı Marmara
Yaz yağmurlarıyla gittin gideli
Ansızın kopan toprak sesleriyle yollardayız
Uçsuz rüyadayız
Ve bitmeden duadayız
Şehir akşamlarının seslerini tanıyın
Leylaklarla kapansam ellerine
Oyarım içime sükun rengini
Seninle donanırlar hüznü
Aydınlığını emer kalbimiz
Bir peri masalı panayırdayız
Beyaz duraktayız

Bin bölündüm burçlarınla
Yunuslar bekliyor körfezlerimi
Mercanlaştı umutlarım deniz diplerinde
Siyah gözlerimde bekliyor sesim
Sesim ve hürriyetim
Bir ihsan bu deprem
Bir gönül çağrışımı sevgiliye
Yoksa bir cevap mı Leyla’dan
Biz çok uzaktayız

Umursamadınız depremleri öyle mi
Depremler umursadı sizi
Kayıtsızlığınız mı kırıldı
Neden telâşlısınız
Günahlarınıza and içe durun siz

Şimdi büke durun dudaklarınızı
Rüyalarınızın fanuslarına dokundu deprem
Dokundu inkârınıza toprak
Uçurtmalarımızla sonsuzdayız biz
Bir gece kırıldı umutlarımız
Bir günah kadar çirkin
Susmayla bölünür en güzel rüya
Bölünür en mağrur eda
Sığmıyor tabuta gölgeler araftayız.
Toprak ve yağmur: ağır ve hafif
Ağarmayan nere kaldı dersin
Acıların hafifliyor gölgende besbelli
Mahmutbey yokuşundayım hayatın
Gönlüme banıyorum emellerimi
Üşüyorum
Sevgililer ayrı şafaklarda ölürler
Bir deprem selâmıyla
Korkmayı unuttular
Samanyoluna karışırlar ansızın
Beyazın beyazına varırlar
Güneşlerdir taç giydiren onlara
Çılgın çalkantılar gerilerde kaldı
Kızılca kıyameti dünyanın önündeyiz

Sükun gazeli sustu odaların
Kristalleri düştü hanelerin mağrur
Binbir köşeli Marmara
Eser boz bulanık rüzgâr gecelerde
Kopan fırtınadayız

Yumuşak ve mağdur dostlar nerede
Ah nerelerde kahrımızı çeken dostlar
Nerede kaldı bereket ırmaklarımız
Kuruyor çiçeklerimiz kuruyor
Şiirler hüzün sızdırmasın artık
Bitsin sitem nameleri
Bitsin adı deprem isyanları
Yüreklere bade sunsun geceler
Bade sunsun ay ve güneş
Melekler hep duadayız

Muştu - Ümit SARGIN


Ufukta kızıl bir gül solmasın aman Ya Rab,
Önünde şeffaf bir tül çekilsin hemen Ya Rab.

Bir kızıl yaprak düştü bu fecirden sulara,
Bir acı hicran düştü kaostan uykulara.

Fecr-i sadık şafağı ufukta doğan şule,
Özünde ne yalan var, ne de bir parça hile.

Dokundu parmaklarım ışığın aynasına,
Son verdi bir serenat fanilerin yasına.

Kaybolan sevgililer matem rengi bir yüzle,
Çekip gittiler sarı elbiseli bir güzle.

Döküldüler sulara sarı solgun yapraklar,
Yeni bir fecir gülü damıtıyor şafaklar.

Ama bu gül solmayan bir rengi bürünmüştür,
Önce Hira dağında mağrada görülmüştür.

Ama bu fecir önce Medine gülü olmuş,
Sonra da Nurs karyesi, Korucuk’ları bulmuş.

Sonra ağmış son devrin garip yolcularına,
Bir pembe tebessümle muştu vermiş onlara

.
Bu fecir başka fecir, bu şafak başka şafak,
Çehresi dolunaydan, Kervankıran’dan parlak.

Bu geliş başka geliş, bu doğuş başka doğuş,
Bu karanlık dünyayı nura ışığa boğuşâ€¦

Fecr-i sadık yolcusu aylar güneşler sanki,
Yüreği gaşy ediyor bu aydınlık inan ki.

Ey kalbim bak çiçekler o şafağa dönüyor,
Sahte şuleler artık titreyerek sönüyor.

Bu varlık serenatı, Muhammedî (s.a.s) bir teşrif,
Sonsuzluğu işaret, asıl kaynağı tarif.

Muhammedî (s.a.s) tebessüm âlemi tutan bir nur,
Sahte saadet değil iç içe bin bir huzur.

Bu fecir bir sevginin, bir aşkın izdüşümü,
Çözecek ufukları karartan kör düğümü.

Bu fecir Ebubekir (r.a) misali sıddık özlü,
Kaynağı aşk volkanı, ocağı sevda közlü.

Bu şafağa doğanlar başka şafaklar bilmez,
Asla onun nurunu yüreklerinden silmez.

Bu garipler kervanı için sonsuz bir rota,
Giderler yelesini güneşin tuta tuta.

Bu şafak bir annedir, bu şafak bir rahmettir,
Bir sığınak misali bir sonsuz merhamettir.

Ey yolcu sen de yönel bu şafak güllerine,
Dokun bir sabah yürü şu ufkun tüllerine.

Çekilir bir kez dokun o tüller ufuklardan,
Sana gerçek muştudur bu şafak bil ki Yar’dan.

Bil ve artık ilerle sınırsız denizlere,
Yüzünü süre süre Peygamberden izlere

Sen Getirdin - Ahmet Metin ŞAHİN


-aziz üstadaâ

Sönmüştü fikir kandilimiz, câna getirdin,
Dermansız olan gönlümü dermâna getirdin.

Kalpler boğulurken kuru hülyâlar içinde
Sünnetlere uygun yolu ezhâna getirdin.

Dalmış gecenin koynuna, baygın yatıyorduk,
Cehlin batağından çekip, irfâna getirdin.

Biz nerde, gönül nerde, yaşadık gecelerde,
Tuttun elimizden yüce divâna getirdin.

Estikçe güzellik baharın toy kanadından,
Nurlarla bezenmiş gülü, eyvâna getirdin.

Gönlün, bezenirken elemin incilerinden,
Binbir çilenin hüznünü, müjgâna getirdin.

Körlük ve sağırlık dile hak söyletemezken,
Densiz dolaşan dinsizi, îmâna getirdin.

Elbet denilir zâtına, Üstâd-ı Müceddid,
Sen, nesl-i cedid fikrini, meydâna getirdin.

Taktın yeniden, çırpınacak kol-kanat elbet,
Nurlar içirip, herkesi sevdâna getirdin.

Hissiz ve mecâlsiz, sürünürken beşeriyet,
Süzdün duru gerçekleri, imkâna getirdin.

İrşada unutmuş ve yorulmuş beşerin sen,
Efgânını bülbül gibi, destâna getirdin.

Almış olarak aşkı Risalet Penahı’ndan,
Ondan mı ne? Gerçekleri merdâne getirdin!

Saidliğe elbet yüce bir nur ile baktın,
Sünnetle coşan anlamı Kur’ân’a getirdin.

Ellerde yüceldi yeniden hizmet-i Kur’ân,
Bürhânsız olan insanı, bürhâna getirdin.

Anlarsa Metin, insanımız, tek hakikat var,
Asrın gereği bir yorum İslâm’a getirdin.

Çaresizler Sonatı - Bekir Sıtkı ERDOĞAN


Perişanım, bu hummadan yaram geçmez, berem geçmez
Garip düştüm, lisanımdan bilenler yok, törem geçmez
Bu cevristanı benden başka bir Âşık Kerem geçmez
Meğer heyhat! Sen yoksun, bu Lokmansız verem geçmez

Yolum bir kimsesiz gurbet ki, ah etsem tüter dağlar
Ne bekler aşina bir göz, ne ardımdan bakıp ağlar
Zehirden çareler icat olur, zakkumdan eczalar
Meğer heyhat! Sen yoksun, bu Lokmansız verem geçmez

O kökler söktüren zor sancılar, kökten kurur bir gün
Çakılmış forsalar zincirlerinden kurtulur bir gün
Su tavsar, küllenir yangın, savaşlar son bulur bir gün
Meğer heyhat! Sen yoksun, bu Lokmansız verem geçmez

Nihaî der ki, var her mihnetin bir ecri, ayet var
Gönül bir tekkedir, beklense er geç bir hidayet var
Sabır lâzım, sitem var bende, isyan var, şikâyet var
Meğer heyhat! Sen yoksun, bu Lokmansız verem geçmez

Seccademi Sererdim - Mehmet ERDOĞAN


Eğer aşık olsaydım gözlerim nemlenirdi,
Saçlarıma haleler örülürdü geceden.
Eğer aşık olsaydım ‘Bu mecnundur.’ denirdi,
Hep leylayı çözerdim yıldızlı bilmeceden.

Eğer aşık olsaydım, deniz dalgalanırdı,
Yürüdüğüm çöllerde gül biterdi bitevi,
Beni azgın dalgalar, ya da kumlar alırdı,
Yutardı bir tek ışık içimdeki bu devi.

Eğer aşık olsaydım, sararırdım güz rengi,
Akşam üstü ufukta yoldaşım olurdu gün.
Arardım kızıllıkta hiç solmayan ahengi,
Gecenin gurbetinde olurdum yardan sürgün.

Eğer aşık olsaydım, posta güvercinleri,
Uğrardı kuşluk vakti pencereme konardı.
Kovardım tepemdeki horon tepen cinleri,
Bana gelmeden mektup ateşimden yanardı.

Eğer aşık olsaydım bulurdum sahil, kıyı,
Demirlerdim gemimi yosunlu bir denize.
Silinirken ruhumdan isim, cisim ve sayı
Seccademi sererdim solmayan bir gündüze

Gazel - Hüseyin KAYA


Nâr -ı aşka pervaneyim dumana döndürme beni
Küle döndür savur yele virâna döndürme beni

Yetmez mi yâr vuslatına sergerdan olduğum gayri
Bırakıp iftirâkınla külhâna döndürme beni

Ağyar handan dil pür giryân yine hicrân yine hicrân
Sultanı yâd elde düşkün vatana döndürme beni

Görmeyip dil-i suzânı derunumda böyle mahzun
Sinesinde yusuf ağlar zîndâna döndürme beni

Yaktın ateş-i aşkına yakar mı cehennem odu
Yâr olmayan cennet için imâna döndürme beni

Tir-i müjgân dedi lokman senin bu derdine dermân
Sayyâd elinde çırpınan ceylana döndürme beni

Ya zencir-i cünûn olsun ya urgan eyle zülfünü
Zünnâra esir eyleyip Sanan’a döndürme beni

Hizmet, Hicret ve Hicran - İbrahim TÜRKHAN


-I-

Delikanlılığın tozpembe günlerini yaşadığımız demde,

Önümüzü dönemeçler ve iniş-çıkışlar kesiyordu…

Bir gün ufkumuza nur kokulu müjde doğdu,

Bezgin bir gecenin kollarından kurtularak,

Kendimizi bir yolculuğun kucağında bulduk.


Artık günlerimiz Cennet’ten ödünç alınan,

Zümrüt desenli yamaçlarda geçmeye başlamıştı.

Dünya, güzellikleriyle arkamızda kalmıştı;

Nimetlerin asıllarından örnekleri her tatmamızda,

Sahibi’ne şükür mersiyeleri besteliyorduk…


Derken, sohbet-i cânân halkası arasında,

Ay çehreli kutsîlerle beşinci katların birindeydik,

Sanki Asr-ı Saadet sakinleriyle diz dize gibiydik.

Bizi kucaklayan sekîne rüzgârlarının kanatlarında

Her birimiz birer vecd vadisinde dolaşıyorduk.


‘Himmetini milleti yapan’ Kutlu’nun izi üstünde,

‘Hizmetim!’ diyerek yola çıkan Çilekeş’in arkasındaydık.

‘Bana dar geliyor.’ dediği haritada yer kapmalıydık.

‘Gidin, sizi bekleyenleri daha fazla bekletmeden!’

Nidasının peşinden, elimize fermanlarımızı alıyorduk.

Ufkumuz hicret boyasıyla boyanırken,

Sefere hazırlandık, arkada bıraktıklarımıza aldırmadan.

Önümüze çıkan engellerin hiç birine takılmadan,

Kendimizi İnayet Eli’nin okşayışlarına bırakarak,

‘Kardeşlerim!’ muştusunun yankısıyla yola koyulduk.

-II-

Yıldızlara kanat açarcasına, dağıldık dört bir yana,

Çatlak dudaklı gönüllere ulaşmanın telaşıyla,

Yol aldık, küheylanlar gibi koşturmanın hazzıyla.

Vatan eylediğimiz gurbet ellerinde yorulmayı unutarak,

‘Zamane Muhacirleri’ payesiyle dur durak dinlemiyorduk.


Günlerimiz sayılı değildi ya, ne de çabuk geçmişti,

Yola çıkarken bıyıklarımız bile terlememişken,

Saçlarımız yaldızlanmaya başlamıştı erken mi erken.

Bitmez bir aşk-u iştiyak içerisinde mutmain hayallerle,

Rengîn gurupların süslediği diyarlarda geceliyorduk.


‘Dönmek üzere değil, ölmek üzere gidiyorsunuz,

Öbür dünyaya saklayın yeniden kavuşmayı,

Teheccüt zamanlarına saklayın ağlamayı.’

Cümlesini kendimize ferman etmiştik ya,

Artık gurbet olan vatana dönmeyi ‘döneklik’ belliyorduk.


Sonra bir gün… ‘Haydi, dönüyorsunuz.’ dediler.

Zemheriden soğuk yellere teslim ederek benliğimizi.

Attığımız adımlar geri geri götürürken bizi,

Çare olacak bir can bulamamanın çaresizliğiyle,

Onulmaz yaralarımıza tuz serpiyorduk.


Gençliğimizin inci mercan hayallerini

Kâh Isık göl’de, kâh Moğolistan’da, kâh Tuna’da bıraktık.

Sürüsünü yitiren ceylan yavruları gibi kala kaldık.

Arkamızda ‘hoş sadâ’ bıraktık mı bilemem,

O gün hicret diyarından hicran diyarına dönüyorduk…

Ah Bir Gece Gelseydin... - Hasan Ahmet GÖKÇE


Efendim… 
Sen bir gece gelseydin, güneş görmüş kar tanesi 
olur, erirdim. Sen göğüm olurdun, ben de yıldızın… 
Gündüzlere döner, yürür giderdim. 

Efendim… 
Sen bir gece gelseydin, çok çiçekli bahar olur, sana 
koşardım. Sen dalım olurdun, ben tomurcuğun… 
Rüyasına girerdim bin bir çocuğun…

Efendim… 
Sen bir gece gelseydin, ılık bir meltem olur, köşe 
bucak demez eser dururdum. Sen gülüm olurdun, 
ben de bülbülün… Sana söyleyecek yüzlerce nağme 
bulurdum.

Efendim… 
Sen bir gece gelseydin, bulutuna kavuşmuş yağmur 
olur, seni arardım. Sen yuvam olurdun, ben yavru 
kuşun… Uçar gelir, kenarına konardım. 

Efendim… 
Sen bir gece gelseydin, kuru ağaçta sallanan yaprak 
olur, titrer dururdum. Sen toprağım olurdun ben de 
yaprağın… Dalda durmaz düşer, sana dokunurdum.

Efendim… 
Sen bir gece gelseydin, sahilini bulmuş dalga olur-
dum. Sen denizim olurdun, ben de tek damlan… 
Büyüklüğünde küçüklüğümü bulurdum.

Efendim… 
Sen bir gece gelseydin, yıldız yüzlü bir çocuk 
olur, yine beklerdim. Sen çiçeğim olurdun, ben 
kelebeğin… Kırılsa kanadım, gölgende emeklerdim.

Efendim…
Sen bir gece gelseydin, parmaklarından akan suyu 
kana kana içerdim. Sen pınarım olurdun, ben yanık 
kuzun… İçtikçe kendimden geçerdim.

Efendim…
Sen bir gece gelseydin, aşkınla hilâl olur, 
parçalanırdım. Sen güneşim olurdun, ben de 
yıldızın… Işığını aldıkça aydınlanırdım. 

Efendim… 
Sen bir gece gelseydin. 
Bir kerecik gelseydin… 
Yok yok! Keşke her gece gelseydin… 

  1   2   3   4   5

Add document to your blog or website
Reklamlari:

Similar:

Türkçe Olimpiyatları Şiirler icon10. uluslararasi tüRKÇe oliMPİyatlari yarişmalari

Türkçe Olimpiyatları Şiirler iconAlmanca şİİrler ve tüRKÇe tercümeleri

Türkçe Olimpiyatları Şiirler iconTürk Çocuklarımıza Şiirler: Şiirler: Sadun KÖPRÜLÜ

Türkçe Olimpiyatları Şiirler icon23 Nisan ile ilgili Şiirler, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı şiirleri, 23 Nisan Hakkında şiirler

Türkçe Olimpiyatları Şiirler iconM1 spor oliMPİyatlari streetball kurallar • Turnuva boyunca tüm M1 spor oliMPİyatlari streetball

Türkçe Olimpiyatları Şiirler icon2016 Olimpiyatlari ülkemizde yapiliyor

Türkçe Olimpiyatları Şiirler icon2016 Olimpiyatları ülkemizde yapılıyor

Türkçe Olimpiyatları Şiirler iconKoç Üniversitesi İstanbul Liselerarası Matematik Olimpiyatları’nı

Türkçe Olimpiyatları Şiirler iconİsbo istanbul biLİm oliMPİyatlari şartnamesi

Türkçe Olimpiyatları Şiirler icon2012 londra oliMPİyatlari ve oliMPİyat ihale sistemi hakkinda not

Sitenizde bu düğmeye yerleştirin:
Belgeleme


The database is protected by copyright ©trdocs.org 2012
mesaj göndermek
Belgeleme
Main page